15 Mart 2013 Cuma

balkanlar gezimiz

haziran ayında 4 kişi özel arabamız ile bir uçtan diğer uca gezdiğimiz avrupa'nın doğu ucundaki yarımada.
gezimizi 9 gün olarak planladık. 9 günde ne kadar yer gezebilirsek, ne kadar çok ülke görebilirsek bizim için o kadar iyiydi. amacımız bir nevi skor yapmaktı. 

rotamızı hazırlarken, kayınbiraderle üç gün boyunca resmen google earth'ün önünde sabahladık. nerelerden geçecegiz, nerelerde kalacağız hepsini beynimize kazıdık. tabi bu kazıma işleminin sebeplerinden biri de yola navigasyonsuz çıkma düşüncemizden dolayıydı. yaptığımız bu hatanın büyüklüğünü gezimizin ortasında çok daha iyi anlayacaktık ama gezi öncesinde bize navigasyon çok saçma gelmişti. ne gerek vardı ki? sonuçta avrupaya gidiyorduk. yollar düzgündü. her yerde tabela vardı. en kötü ihtimalle sorar öğrenirdik di mi? tabi tabi..

neyse rotamızı planladık. giresundan yola çıktık. sabah gibi istanbul'a girip, hiç bekleme yapmadan sınıra ulaştık. (ipsala)

ilk şoku orada yaşadık. yunanistan'ın uluslararası ehliyet istediğini biliyorduk. o işle ilgilenen büroya vardık. sigorta + ehliyet tam tamına 450 tl'yi bayıldık. resmen evlat acısı gibi koydu daha gezinin başında. 

yeşil pasaportumuz olduğu için çok fazla oyalanmadan sınırdan geçip yunanistan topraklarına girdik. çok güzel bir otobanda, sağlı sollu minareli köylerin yanından geçerek ilk durağımız olan kavala'ya vardık. 

kavala'ya vardığımızda akşam olmak üzere idi. elimizde booking'ten ayırttığımız otelin ismi ve adresi vardı. tepeden, muhteşem bir manzara ile kavala'ya indik. harika bir deniz manzarası seyrederek, döne döne şehre indik. sahile indiğimizde kendimizi sanki marmaris'te gibi hissetmeye başlamıştık bile. deniz kenarından kıvrıla kıvrıla, denizden esen meltemin kokusunu içimize çeke çeke, otelimizi aramaya koyulduk.

bir süre sonra böyle olmayacağını düşünerek birine sormaya karar verdik. ilk gördüğümüz petrol istasyonuna girerek pompacıya elimizdeki kağıdı gösterdik. pompacı önce kağıda baktı. gözlerini ileriye doğru dikerek yaklaşık bir dakika düşündükten sonra bize dönerek

"very far. it's not in kavala . its in krinides. the village" diye anlattı. biz de eyvah diyerek birbirimize baktık. adama ingilizce tarif etmesini isteyerek tarifi aldık. 

otelimiz pompacının dediği gibi yaklaşık 15 km uzaklıkta idi. indiğimiz tepenin tam karşısındaki tepeyi aşarak büyük bir ovaya ulaştık. sağlı sollu köylerin arasından geçerek krinides denen köye vardık. otelimiz köyün dışında. tepenin hemen yamacındaydı. taşlarla örülmüş büyük bir duvar arakasında, eski ortaçağ kaleleri gibi haşmetle durmaktaydı. 

kapıda merdiven doğrultmaya çalışan adamın yanına parkettik. adam işini bırakıp bize yanaştı ve camı açmamızı beklemeden

"hoşgeldiniz" dedi. çok şaşırmıştık. adam plakadan bizim türk olduğumuzu anlayıp, nezaket icabı bizim dilimizde bize hoşgeldiniz demişti. kafamızdaki yunanistan düşüncesi bu değildi.

"hoşbulduk" diyerek ben, hanım, kayınbirader ve onun eşi arabadan indik. bagajı açar açmaz adam hemen valizlere sarıldı. hep beraber valizlerle birlikte otele doğru yöneldik. 

otelin lobisi ve restoran aynı yerde idi. cihangir barlarına benzeyen bir hava, tertemiz çiçekli masalar arasından geçerek valizleri yere koyup hemen masanın birine oturduk. adam yanımıza gelerek tekrar "hoşgeldiniz" diye sohbete başladı.

"şarap ya da rakı" diye sordu. "su alalım" diye cevapladık. adam resepsiyonda duran kadına bir el işareti yaptı hemen. iki dakika sonra sularımız masaya geldi.

otelin sahibi bu adamdı. ismi panayotris idi. 

"adım panayotris ama bana yotris deyin" dedi yunan şivesi ile. 

muhabbete başladık. zannediyorduk ki adam türkçeyi çok iyi konuşuyor ama tahminimiz gibi çıkmadı. 
"türkçem iyi ama çok iyi değil" gibi bir cümle kullandı. 

biraz türkçe, biraz ingilizce konuşmanın ardından bizi odamıza çıkardı. 

biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için restorana indik. yotris oradaydı. bizi görür görmez hemen masanın birine davet etti. otel bomboştu. restoran da ise bizden başka kimse yoktu. 

"yemek yiyorsunuz" dedi. bizde evet diye cevap verdik.

"balık var. çok güzel. bizim balıklar. isterseniz yaptırayım" dedi. 
bizde balığın çupra olduğunu öğrenip tamam dedik.

yemekte balık haricinde ne ararsanız vardı. kendi keşfettiği zeytin kızartması,yine galeta ununa bandırılmış beyaz peynir kızartması, kendi üzümlerinden ürettiği kırmızı şarap, kendi yaptığı rakı (rakının ismini hatırlayamıyorum. içinde anason yok. yani seffaf bir rakı. yotrisin dediğine göre bu rakıdan bir büyük te içseniz sabah baş ağrısı olmuyormuş.) 
karides, kalamar, meyve ve daha birçok şey. kallavi bir masa hazırlanmıştı. 
yotris, evinin de otelin üst katında olduğunu söylerek, izin verirseniz sizinle birlikte oturmak istiyorum diyerek bize eşlik etti.
uzun zamandan beri yaptığımız en güzel muhabbetti. yarı türkçe, yarı ingilizce ile sohbet ettik. kendisinin anadolu göçmeni olduğunu, babasının bafralı, annesinin sinoplu olduğundan bahsetti. şu an bulunduğumuz köyün eski türk köyü olduğunu, eski isminin bademçiftlik olduğunu büyük bir neşe ile anlattı. sürekli içiyordu. "ne kadar içiyorsun günde" diye sordum. iki yetmişlik diye cevap verdi. yıllardı da böyleymiş bu.

gece 2'ye kadar sohbet ettik. yarın çok güzel bir kahvaltı hazırlayacağını söyleyerek bizi odalarıma uğurladı.

sabah uyandığımızda inanılmaz bir kahvaltı düşüncesi ile koşarak restorana indik. düşündüğümüz gibi de çıktı. masada bir kuş sütü eksikti. dünkü kızarmış zeytinler, peynirler, en az 4 çeşit reçel, bal, sucuklu yumurta, salam, daha neler neler. bu sefer yalnız da değildi. yanında eşi ve çocukları vardı. oğlu christopher, 8 aylık kızı anna maria ve eşi marianna. hep birlikte kahvaltımızı yaptık. bize plajın yolunu tarif etti. plaj sonrası tekrar gelip duş alabileceğimizi söyledi. 

teşekkür ederek otelden ayrıldık. yotrisin tarifi ile plajı bulduk. 3 saat kadar denizde kaldıktan sonra otele geri dönüp, duşlarımızı alıp, hazırlanıp, yotris'le vedalaşıp, ohrid'e gitmek için yola çıktık. 

dün geceden yine booking üzerinden bir pansiyon ayarlamıştık. kayınço ile google earth'den yolu kafamızda ezberleyip yola çıktık. 

selanik'e girmeden kuzeye doğru yöneldik. her ne kadar yolu ezberlesek te karıştıracağımız gün gibi aşikardı. ne navigasyon var, ne internet, ne harita. allah'a emanet gidiyorduk. edessa üzerinden önce florina, ordan makedonya bitola ve son olarak ohrid yolu varken, biz üzküp yoluna dönmüşüz. selanik'ten yaklaşık 70 km yol gittikten sonra makedonya sınırına vardık. tabiki bu sınır kapısı yanlış kapı idi. sınırdaki petrolde çalışan yunanlıya ne yapmamız gerektiğini sorduk. geri gidip edessa üzerinden diğer sınır kapısından geçmemizi önerdi. hava kararıp yağmur da başlamasına rağmen biz küfrede küfrede 50 km geri gidip edessa tarafına döndük. saat akşam 10 olmuştu. biz hala yunan topraklarında dolanmaktaydık. makedonyanın diğer kapısında vardığımızda ise saat gece 12'yi bulmuştu bile. 

bomboş olan sınırdan geçtikten sonra önce bitola, ardından ohrid'e saat 1.5 gibi ulaştık. elimizde yine sadece pansiyonun ismi ve adres var. ohrid'de ilk gözümüze çarpan şey sokakların o saatte bile tıklık tıklım olmasıydı. bütün gençler kapı önlerinde oturmuş sohbet ediyorlardı. sora sora adresi bulduk.

pansiyon gölün kenarındaydı. lagadin adındaki bir kasabada yer almaktaydı. gece gece pansiyon sahibini uyandırıp, pansiyonumuza yerleştik.

sabah kavala'daki gibi kahvaltı umuduyla heyacanla uyandık fakat umduğumuz gibi olmadı. adam bize çok sıradan bir kahvaltı hazırlamıştı. ekstra olarak bizim meneme benzer yumurtalı birşey yapabileceğini söyledi. biz de "olur" diye cevap verdik.

şimdiye kadar yediğim en güzel menemendi. öyle bir tadı ben türkiye'de tatmadım. belki yumurtadan belki biberdendi ama tadı hala damağımda.

gün boyu ohrid'de dolandık. türklerin yoğun olduğu bir caddede, türk lokantası bulup meşhur ohrid köftesi yedik. ohrid köftesi, tabağın yarısını kaplayan tek,büyük bir köfte. ortasında kaşar. 4 porsiyon köfte, büyük bir salata ve 4 biraya toplam 20 euro para verdik. utanmasalar bedavaya yemek vereceklerdi.

ohrid küçük bir anadolu kenti gibi. daracık sokaklar, camiler, çeşmeler, kahvelerde oturup çay içip sohbet eden yaşlı amcalarla bir orta anadolu şehri gibi. türk olduğunuzu anlayınca tavırları değişiyor. çok daha sıcak davranıyorlar. 

ohrid'de 1 saat kadar göle de girip, şehrin her tarafını gezdikten sonra ikindi vakti gibi arnavutluk'a doğru yola çıktık. bu sefer gece kalacağımız oteli bile ayarlamadık çünkü durağımız neresi olacak bilmiyorduk.

ohrid gölünün kenarından salına salına arnavutluk topraklarına girdik. dağların arasından kıvrıla kıvrıla uzanan daracık yollar, yıkılacak gibi duran demiyolu köprüleri, solumuzda usul usul akan bir dere bize kendi topraklamızda hissettiriyordu. hele hele yolda gördüğümüz alpet istasyonları ile sanki kayseriden elazığ'a gidiyormuşuzu gibi oluyordu.

bu duygularla birlikte arnavutluk'un elbasan kentine vardık. elbasan ülkenin büyük şehirlerinden. tava yemeği ile ünlü (kuzu eti ile yapılıyor. elbasanda yemedik ama sonra türkiye'de yemek nasip oldu). fakirlik hemen göze çarpıyor. sanki 7 şiddetinde bir depremden yeni çıkmış gibi duran bir garip şehir. 
elbasan'da ilerlerken daha önce google earth'de çizdiğimiz rota aklımıza geldi. ya burdan deniz kenarındaki durres şehrine gidip ordan da tiran'a dönecektik, ya da dağ yolunu kullanıp 40 km sonra tiran'a varacaktık. biz tabiki yine yanlış yolu seçip dağ yolunu kullandık.

hayatımda gördüğüm en kötü yoldu. ülkemde gitmediğim yer yoktur ama ben bu kadar iğrenç bir yol görmedim. sağlı sollu, yolda kaza yapıp ölen insanların hatırına dikilmiş mermer taşlar, daha yolun başında yolun ne kadar tehlikeli olduğunu bize anlatıyor gibiydi. ağır ağır tepeyi tımandıkça yol iyice kötüleşiyor, virajlar derinleşiyor, çekilmez hale geliyordu. eşim dua etmeye başlamıştı. sürekli abisine bağırıyor, yavaş gitmesi için yalvarıyordu. düşünün 18oo merte rakım, daracık bir yol, gidiş geliş, sağ taraf uçurum, sol taraf uçurum. yolda demir bariyerlerde yok. resmen dağın sırtından kıvrıla kıvrıla gitmekteydik. 

yaklaşık 2 saatlik dualarla bezenmiş yolculuk sonrası tiran'a varmış ve her birimiz neredeyse 2 kilo kaybetmiştik. 

tiran, malum ülkenin başkenti. bizi ilk karşılayan tıkalı bir trafik olmuştu. kendimizde çağlayanda hissettik. eski model arabalar, arabaların arasında sinek gibi kayan yayalar, tıklım tıklım bir şehir. meclis binasının önündeki parkta durup ilk gördüğümüz polise "işkodraya nasıl gideriz" diye sorduk.
tarifi alır almaz, bu ülkede fazla zaman kaybetmeye gerek yol diyerek işkodra'ya doğru yola koyulduk.

yol, artık düzelmişti. büyük bir ovadan geçiyorduk. elbasan'daki daracık yollar bitmiş, otobana benzer geniş bir yoldan arnavutluk'un kuzeyine doğru yol almaktaydık. sağlı sollu alpet istasyonlarının yanından geçiyor, "abi burası avrupa ama bizden beter" diye geyik çevirmeyi de ihmal etmiyorduk.

gece saat 11 gibi işkodraya varıp, yaklaşık 20 km ilerdeki sınırdan geçip sonunda karadağ'a varmıştık.

karadağ, adı gibi kapkara dağların ülkesi. gece yarısı ülkeye girdiğimizde, dolunayında etkisiyle aydınlık bir gecede dağlar, bütün haşmeti ile karşımızda duruyor, bize hoşgeldin diyor gibiydi. dağların arasından, daracık asfalt yolda usul usul inerek deniz kenarındaki bar kentine vardık.

bar kenti, adriyatik kenarında, büyük bir limanı olan karadağ kenti. şehre vardığımızda saat gece 1'i geçmekteydi. işin kötü tarafı bu sefer booking'ten kalacak yer de ayarlamamıştık. tam maceraydı yani yatığımız. gece boş caddelerde ilerleyerek en son limana vardık. limanda müşteri bekleyen taksicilere pansiyon sorma kararı aldık. adamların yanına "hello " diyerek yaklaştık. ingilizce biliyorlardı. bu durum, balkanlarda ek karşılabileceğiniz bir durum değil.

bize ucuz bir sobe (pansiyon ) önerebileceklerini söylediler. taksicinin biri, arabasına bini, onu takip etmemizi söyledi. yaklaşık km gittikten sonra 4 katlı bir binanın önünde durduk.

adama, ücret oalarak euro verdikten sonra, sobe sahibini çağırmasını bekledik. gelen, mama kılığında yaşlı bir kadındı. sigaradan kartlaşmıs sesiyle " two, fifty euro" diyordu. yani iki oda 50 euro. çok harika bir fiyattı bizim için. kahvaltısı yok tabiki. 

o gece orda kaldık. daracık oda, klima yok. sıcak desen sanki cehennem.

sabah, bar'da güzel bir kafede kahvaltımızı yaptık. kafenin garsonlarından biri recep adında müslüman bir karadağlı idi. kendisi, bizim türk olduğumuzu duyunca, işi gücü bırakıp bizimle ilgilenmiş, karadağ'daki bütün gezi yerlerini kendininden öğrenmiştik.

recep'in tavsiyesi ile ilk işimiz stari bar denilen eski bar şehrinin kalıntılarına gitmek oldu. şehirden yaklaşık 10 km uzaklıkta, surlarla çevrili harabelerin girişinde osmanlıdan kalma bir cami ve çeşme bulunan bu eski şehirde gezmek gerçekten hoş bir deneyimdi. şehir çok güzel korunmuştu. eski kiliseler, hamam benzeri yapılar, seyir yerleri, her yönüyle mükemmeldi. bol bol resim çektirdikten sonra bir sonraki durağımız olan kotor şehrine doğru yol aldık.

kotordan sonra durağımız sırasıyla dubrovnik, mostar, saraybosna, belgrad, üsküp ve kavala olacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder